Salı, Temmuz 03, 2007

o şehre davrandığın gibi davran bana da
o şehre gittiğin gibi bana da git uçarak
bana da in, bana da kon ve el salla geride
bıraktığına: elveda benim küçük adamım!ufacıktan bir şehri nasıl adam ettinse,
sevdinse adam gibi, beni de o şehir gibi sev!
korkma sakın, adam etmez aşk beni,
geç benden, benim de köprülerim var,
aşkı seyret oradan, dalgın günüm geçiyor,
benim de gecelerim var, danset, eteklerinfırdönsün, sen bana dön, bana eşlik et,
benim de sabahlarım var, uyanmaya ne saat,
ne telefon, ne kapı: bisikletin zilini
dizlerini kanatan bir deli kız çalsın yeter ki!
benim de parklarım var, uzanıver salkımsaçak
üstüme, dalımdan tut, benim de yapraklarım var
güneşli gövdene müjde eli kulağında bahar,
benim de şiirlerim var, aşk konulu,
senin o şehri sevmene benziyor, seni sevmeye benziyor
adamakıllı serserin olana kadar

bir şehri kıskanıyorum, benim böyle neyim var?


Haydar Ergülen

Pazartesi, Aralık 04, 2006

notlar..

"Durumunuzun umarsızlığını, başka bir adam olamayacağınızı, değişmek için zamanınız, inancınız bulunsa bile değişmeyi kendiniz de istemeyeceğinizi anlamanın tadına doyum olur mu? Hem değişmeyi isterseniz ne olurdunuz ki; belki sizin için başka yol yoktu! En önemlisi de bütün bunların, derin anlayışın doğal ve temel yasaları sonucu, bu yasalara bağlı olarak kendiliklerinden ortaya çıkmasıdır. O nedenle değişmek şöyle dursun, artık bu durumda yapılacak bir şey yoktur.
Derin anlayış yasalarına göre şu sonuca varabiliriz: Aşağılık bir herif ciğerinin beş para etmediğini kavramakla kendine bir avunma payı çıkarır gibidir."

F.Dostoyevski

arada bir..

Çoğu geçirdiğim şu planlı (ama hiç uyamadığım), koşturmacalı (ama hemen yorulduğum), zamanlarda giderek başka başka yaşamlara uyum göstermeye dayatıldığımı hissediyorum.. ve bunu o kadar içselleştirmişim ki farkettiğinde utanıyorum..acı veriyor hepsini bile bile sürdürdüğümü bilmek..
Ve bazen kafamı indirip ("kaldırıp" denir aslında literatürde) güzel bir müzik ve kahve eşliğinde şöyle bir gezinmeye başladığımda içimde, anlık da olsa sıyrılmanın o inanılmaz hafifliğiyle karşılaşıyorum.. o an elim tutmaz, gözüm başka bir şeyi görmez oluyor.. allahım! bu ne güzel bir duygudur!.. Dinginlik, büyük sıcaklığıyla sarmalıyor beni, koruyor bütün saçmasapanlıklardan.. ve uzunca zamandır özlemini çektiğim her şey sırayla beliriyor, göz kırpıyor, çağırıyor, "gel" diyor.... gidemiyorum...

Pazar, Eylül 17, 2006

20 Ağustos Cumartesi (Sirkeci-Pythion sınır treninde)

Garip..
Yani tekin değil,
Çantamı almışım,
Ama ne çanta.. içinde yok yok. Çoğunu kullanmayacağım besbelli
Olsun almışım işte,
çıkmışım yola.
Sanki bi İzmit yapıp döneceğiz. Trekking tadında turistik bir gezi.
Ama yer yok, konak filan yok bu yolda.
Gittiğimiz bir yer de yok,
aklımızda olan.
Sadece gitmek var, dönmekse… haş’a!.. onsuz olur mu hiç(!)
Dönmek de var(mış)
Ama yine de,
Garantiden öte duruyoruz biz mümkün mertebe
Garba doğru koca adımlarla,
Hey hey de hey heeey!! nidalarıyla bağırarak (içimizden),
koca çantaları sırtlanmışız (ne işimize yarayacaksa..bak tamam, sırf interrailciye benzemek için doldurdum bu kadar. Al işte itiraf ediyorum: Boş çantayla da gidilmez ki! Bu işin bir karizması var. Yanında çadırı, matı olunca tamamlanıyo bu üniforma ancak...hatta ağırlaştıkça zevk vereceğini de sanıyorum..Bak, hak vermiyorum kendime, dediğim gibi sadece sanıyorum! Sen de bırak kurcalama bu kadar, garibin (biz gariplerin) heveslerine mantık bulaştırma.. ), şimdi her birimizi köşe bucak dağıtacak olan şu trendeyiz..

Yine de heyecan basmaya başladı, hafiften terliyorum dışarıdaki yeşil ve sarının üzerine parlayan güneşin bahanesine..
Başladım bir kere çünkü vitrini boşaltmaya,
Başladım:
Biz nereye gidiyoruz?
Hadi onu da geçtim bu gece nerede kalıcaz?
Ya zevk alamazsam?
Ya bu geceki şans yemeğimizden sıkıntı çıkarsa?
Öff… güneşten değil, kendimden terliyorum..
Üzerimden çıkarayım kendimi
..tamam..

Daha şimdiden trenleri kıyaslamaya başlıyorum. Hem de daha diğerlerini görmeden.. altımızdaki tren için “nostalji için bu be!”, “şaka treni..” diyorum sırıtarak yanımızdaki İspanyol çocuğa..“Demiryolları bu vagonu biz interrailciler için özel hazırlamış! (hakkaten bizden başka kimse de yok) her zıplayışta aldığım zevki dalga geçerek arttırıyorum…çocuk İstanbul dışında çok gezmemiş.Bi tek Denizli’ye gitmiş.. hehe.. Bu durumdan faydalanıp “diğer trenlerimiz böyle değil tabii.. asıl onları görseydin..gıcır gıcır uçak gibi walla.” demek geliyor içimden suni turizm elçisi olarak ülkemin. Ama bu biraz büyük yalan. Hem de kolayca belli olacak cinsten. Karizmayı ilk dakkadan bozmamalı bence.
Olsun ben yine de diyorum..sırıta sırıta diyorum..
Evet bu aralar biraz şımarıyorum.. şımar yavrum şımar… sınıra daha 2.5 saat var)

Türkiye için de bu kadar olsun (ya da Trakya diyelim şuna).. nasıl olsa dönüş ertesi buralar için çook zaman var..

Salı, Temmuz 25, 2006

Leyla'ya 5 kala..

Her erkek sevdiği şeyi öldürür. Bu şey bir kadındır çoğu kez, bazen bir erkektir; ama mutlaka çocuktur da. Kadın da sevdiğini öldürür zaman zaman; bir dostunu, sevgilisini, ama mutlaka çocuğunu da. Hepimiz için kurbanlarımızın ölümünü paylaşmanın tek bir yolu var: Çocukluğumuza dönmek, çocukluğumuzu hatırlamak. Çocukluğumuzda kimler tarafından ve nasıl öldürüldüğümüzü, nasıl, nerelerden geçerek yeniden dirildiğimizi hatırlamak. "Erkek" olanlarımız için oldukça zor bir iş: Bu yoldan bir kez geçince, artık eskisi kadar erkek olmak zorlaşıyor çünkü. "Erkek" olmayı iktidarla özdeşleştiren, iktidarın kanıtını da ancak onun uygulanmasında, öldürme fiilinde bulan bir dünyada, öldürülmüş olmayı kabullenmek "erkekliği" zedeleyecektir kuşkusuz. Ama bir de başarılabilirse, sevdiklerimizin yalnızca celladı olmak kaderine saplanıp kalmayabiliriz; belki dirilişlerinde de yanlarında olabiliriz.
Sevdiğimizi öldürdüğümüzü bize ilk kez haber veren Wilde itilmiş, aşağılanmış bir eşcinseldi. Şiirini hapishanede yazıyordu. Sevdiğini öldürmenin ne olduğunu bilerek, bir çok kez ölmüş olarak. Sting Moon Over Bourbon Street'i yazdığı günlerde, aynı albümde yer alan Russians şarkısının video-klibinde kendi çocuğunun doğum sahnesini belgesel gibi kullanıyordu-bir darbede iki ölüm;karısı ve yeni doğmuş çocuğu, pop-star'ın eliyle medyatize edildi, figüranlaştırıldı, nesneleştirildi- İşte o yüzden Sting'in varabileceği yer nedametle isyan arasında, öfkeli bir haykırış. Sevdiğini öldürmeye mecbur olduğunu sanarak, bunu her gün yeniden seçtiğini görmeden. Wilde'nin bilgeliğinde, sakinliğinde ve kabullenişinde ise bir asır geriden gelen bir umut var. Aynı umudu kendi ölümlerimizi ve cinayetlerimizi bilerek, çocuklarımızı, bizi sevenlerin bizi öldürüşünü asla unutmamaya çalışarak ellerimizle tutabiliriz. Hepimiz sevgiyi ve ölümü tanıdık. Mesele hatırlamakta..

Yazı, Bülent Somay'ın "Herkes Sevdiğini Öldürür" makalesinden alınmıştır..

Yazıya rastlamamı sağlayan Selçuk'a buradan selamlar..